top of page
Ara

ŞİLİ-SANTİAGO-VALPARAİSO-VİNA DEL MAR GÜNEY AMERİKA SEYAHATİ - 10

  • Yazarın fotoğrafı: ÖMER SUHA TOPALAK
    ÖMER SUHA TOPALAK
  • 26 Haz 2023
  • 14 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 6 Kas 2023



Seyahatin 10.Günü 28.01.2023 Cumartesi ŞİLİ-SANTİAGO-VALPARAİSO-VİNA DEL MAR

Bugün Şili’nin pasifik okyanusu kıyılarına doğru 120 Km. otobüs yolculuğu yapıp Şili’nin yazlık şehirleri Valparaiso ve Vina del Mar’a gideceğiz. Ancak yol üzerinde önce mola için bir alışveriş merkezine sonrada bir üzüm bağı ve şaraphaneye uğrayacağız.

Santiago şehri içinden geçerken fotoğraflarla saptayabildiğim binalar şunlardı; Av. Libertador Bernardo O´Higgins caddesi üzerinde Teatro Carrera-Carrera Tiyatrosu, Santuario María Auxiliadora-Ulusal Şükran Kilisesi- Mall Universe Chinese alışveriş merkezi, Parroquia Sagrado Corazón de Jesús - İsa'nın Kutsal Kalbi Cemaati Kilisesi - Conquista Nicasio Binası ve gökdelen şeklinde apartmanlar. Eski binalar gerçekten mimari açıdan çok güzel ancak çok bakımsız ve Şili’de gördüğüm grafiti vandalizmin den onlarda nasibini almıştı.

Bir saat yolculuktan sonra Rio Tinto Casablanca isimli bildiğimiz şehirlerarası otoban restoran ve alışveriş merkezlerinden birine geldik. Hanımlar hemen takı alışverişine başladı. Ben birkaç şarap tattım. Ancak valizim dolu ve taşımak istemediğim için şarap almadım. Dışarıdaki manavda karpuz, kavun, avakado, ceviz, ananas gibi bildiğimiz meyveler ve sebzeler vardı farklı bir şey görmedim.

Sonra Casablanca kasabasına oradan da Winery Casas del Bosque [1] isimli üzüm bağlarına ve Şarap İmalathanesine vardık. Yürüyerek önce lokantaların ve satış mağazalarının olduğu yere gittik. Girişin önünde su sesi çıkan güzel bir havuz sizi karşılıyor. Girişte duvarda şöyle bir açıklama vardı: İtalya’nın kuzeyindeki Rapallo’dan göç eden Cuneo Ailesi 1993 yılında Casa Del Bosque’u kurdu. Mükemmel şaraplar üretmeye yönelik net bir vizyona ve en yüksek kaliteye ulaşma tutkusuna sahip olan Casa Del Bosque bugün şaraplarımızın büyük bir prestije sahip olduğu Şili’nin Casablanca vadisi’nde serin iklim bağcılığının geliştirilmesine öncü olmuştur. Sizi burada teruarımızda şaraplarımızın tadını çıkarmaya davet ediyoruz. Web sitesi: https://casasdelbosque.cl/es/ Özel rehber eşliğinde önce bağlara gittik. Buradaki bağlar 189 dönümmüş. Bağ sıralarının arasında yürüyebilmek için kırık ceviz kabukları döşenmişti. Hasat Şubat ayında yapılıyormuş. Sonra fabrikaya geçtik. 50.000 Lt’lik tanklardan oluşan cidden büyük fabrikada Sauvignon Blanc, Chardonnay, Riesling, Pinot Noir, Syrah, Malbec ve Cabernet Franc gibi üzümlerden üretilen 1,3 milyon şişe şarabı dünyanın elliden fazla ülkesine ihraç ediliyorlarmış. Tur 1 saat sürdü ve 4 şarap tadımı yapıldı. Turun ardından kendi şaraplarından ve Casablanca bölgesinde üretilen zeytinyağına kadar birçok ürünün olduğu çok hoş dekorasyonlu satış mağazasına uğradık. Bende eve götürmeden burada içmek için bir tane aldım. Şaraphanede ayrıca öğle yemeği için Tanino ve Casa Mirador adlı 2 restoran bulunmakta imiş. Epey şarap içtiğimizden kafalar güzel oldu. Guruptan Kemal diye bir arkadaş muziplik olsun diye kameramı saklayıp duruyor. Kafam o kadar güzel olmuş ki yaptığım kayıtta Kemal’i kameraya çekerken –Kemal bak yine kameramı sakladın nerede? diyorum. Oda elinde ya ağbi diyor. Çok komikti.

Sonra Valparaiso’ya yani Cennet Vadisine devam ettik. Şehrin dışında Toki toplu konutları gibi evler, fabrikalar ve depolar vardı. Kıyıya yakın evler biraz daha düzeldi, kıyıda ise oldukça lüks evler ve apartmanlar vardı. Valparaíso’nun yaklaşık nüfusu 278.000 kişi imiş. İlçe ve banliyöleri ile nüfusu 905.300 kişiyi buluyormuş. Edebiyat, müzik ve diğer sanat eserlerine konu olmuş olan şehir, ülkenin kültürel başkenti olarak geçiyormuş. 2003'te koloniyal zamandan kalma mimariye sahip tarihi merkezi, Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası olarak ilan edilmiş. Nobel ödüllü şair Pablo Neruda’nın yaşadığı, sanatçılar, bohemler ve romantikler için önemli bir şehir. Adeta bir açık hava müzesi olan şehir 19. Yüzyılın sonlarına kadar çok önemli bir yere sahipmiş. Bunun sebebi ise Atlantik okyanusundan gelen gemilerin pasifik okyanusuna geçişlerinde mola verdikleri önemli bir limanmış. Aynı zamanda Şili’nin çok zengin bakır madenlerinden çıkartılan madenler buradan yola çıkarmış. 1914 yılında Panama kanalının açılmasıyla beraber şehir önemini yitirmiş. Limanı, halen ülkenin en önemli limanlarından biri imiş.

Valparaiso kıyısında hiç durmadan yemek yiyeceğimiz yere doğru devam edip kenarları palmiye ağaçları ile süslenmiş Estero nehri üzerindeki Ecuador köprüsünden geçip Vina del Mar’a ulaştık. "Deniz Bağı" anlamına gelen Vina del Mar genellikle La Ciudad Jardín ("Bahçe Şehir") olarak anılıyormuş. 324.836 nüfusuyla Şili'nin dördüncü büyük şehri imiş. Vina del Mar şehri şarap üretimi için yetiştirilen üzüm bağlarının kurulduğu ilk yermiş ancak bağlar Pasifik okyanusunun geceleri olan soğuğu dolayısıyla daha iç bölgelere taşınmış. Günümüzde yazlık evlere ve kumarhanelere ev sahipliği yapmakta imiş. Yalnız sahil yolunun kara tarafına çok yakın çok yüksek binalar yapılmış. Bu da yazlık havasından daha çok şehir görüntüsü veriyor, sevimliliği kalmamış. Plaj girişlerinde kaplıca ibaresi de vardı sanırım deniz soğuk olunca insanlar sıcak kapalı havuzlara giriyor. Sahilin kayalık bölümleri de çok. Genel olarak insanlar güneşleniyor. Denize giren az. Çoğu dizlerine kadar girip sohbet ediyor. Fotoğraflardan saptayabildiğim sırasıyla Puerto Pacifico Lüx apartmanlarını, Kocaman Reloj de Sol-Güneş Saatini, Iglesia Naval-Deniz Kilisesini, La Roca del León-Aslan Kayası denen yeri geçtik.

Peñon de Vida Marina- Deniz Yaşamı Kayası yanındaki Faculty of Marine Sciences and Natural Resources-Deniz Bilimleri ve Doğal Kaynaklar Fakültesi’ni geçip Playa Cochoa- Kakao Plaj’ına bakan Restaurant Pacifico’da indik. Burada öğle yemeği yemeden ben ve gruptan birkaç kişi hemen mayolarımızı giyerek denize koştuk. Ancak neden insanların giremediğini hemen anladık. Bir kere deniz soğuk, dalgalar ileri gitmenize müsaade etmiyor, dalga ile çarpan kum canınızı acıtıyor. Ama Pasifik denizine Asya tarafından girme şansım olmuştu şimdide Amerika tarafından girmiş oldum. Buda benim için bir milattı. Deniz sonrası hemen geri koşup karides salatasını, balığı ve pisco sour’u mideye indirdim. Deniz insanı her zaman mutlu ediyor, gene buralarda olabildiğime ve bunları yapabildiğime şükrettim.

Yemek sonrası Valparaiso’ya geri döndük. Sahilden yukarılara tırmanmaya başladık. Biraz yazlık biraz gecekondumsu evlerin arasından devam ettik hedefimiz Pablo Neruda’nın [2] evi. Şair Pablo Neruda'nın 1964-1973 yılları arasında Martner-Velasco ailesiyle birlikte yaşadığı 5 katlı konut, evin ismi: La Sebastiana [3] tabii şu an Müze. Hemen öncesinde Pablo Neruda koleji var. Evin içine girmeden bahçesinden evi ve manzarayı seyrettik. Önünde ki büyük bir ağaç biraz görüntüsünü kapatmış ayrıca evin rengini beğendiğim söylenemez. Alt kat satış mağazasında Neruda ile ilişkili kitaplar, tekstil ürünleri, takılar, heykeller vs. birçok şey satılıyor. Sunay Akın’ın İstanbul’un Nazım Planı isimli kitabında Neruda ile ilgili bir hikayeye denk gelmiştim. Mektubunu Vermezler [4] isimli hikayeyi meraklısı için aşağıda notlara ekliyorum.

Tekrar otobüse bindik bu seferki hedefimiz Valparaiso liman ve tarihi merkez. Önce Plaza Sotomayor’a geldik, Adını Rafael Sotomayor'dan [5] almış. Meydanın odak noktası, Şilili denizcileri onurlandıran anıt. "Ulusal Donanma Anıtı" olarak adlandırılan Iquique Kahramanları Anıtı, 1886'da Iquique ve Punta Gruesa [6] deniz muharebelerinde savaşan kahramanların anısına halkın katılımıyla dikilmiş. Anıtın en üstünde Arturo Prat'ın [7] heykeli yer almakta. İkinci katta ise Ignacio Serrano, Ernesto Riquelme, Juan de Dios Aldea ve bir denizcinin heykelleri yer almakta. Ana gövdenin dört yanında Iquique, Punta Gruesa, Angamos ve Arica deniz savaşları, gerçekleştikleri tarihlerle birlikte kabartma olarak işlenmiş ve ana gövdenin önünde ve arkasında şu yazılar bulunmakta: "Şehit kahramanlarına", "Vatan tanındı". Yeraltında, Prat, Condell, Serrano, Aldea ve bu çatışmalara katılan diğer komutan ve subayların mezarlarının olduğu bir mahzen var. Anıt bir bahçe ve değerli bir ferforje ile çevrili. Kahramanlar Anıtı'nın önünde yer alan mavi renkli 5 katlı ve 8000 m2 alana yayılan neoklasik Fransız tarzında bir bina Şili Donanması Başkomutanlığı binası, ilk kullanımından dolayı Valparaiso Belediye Başkanlığı binası olarak da bilinmekte. Burada otobüsten inip yürüyerek Donanma binasının önünden geçip Valparaíso Temyiz Mahkemesinin olduğu Plaza de la Justicia - Adalet Meydanına vardık.

Buradan şehrin en turistik merkezi olan Concepcion Tepesine çıkılıyor. Bütün görülmesi gereken mekanlar ve duvar resimleri burada. Bunun için lazım olan ise El Peral Asansörü. Giriş turnikeleri Augusto Geiger'in eseri olan bir binanın içindeki ara sokakta yer almakta. Üst istasyon Paseo Yugoslavo'ya ulaşıyor. Bu füniküler zamanında buharlı çekiş ekipmanı kullanan ilk ve en gelişmiş fünikülermiş. Şu an oldukça eski. Çift asansör çalışıyor, biri çıkarken diğeri iniyor. Geçilen turnikeler bile tarihi eser. Çıktığı yer kısa ancak oldukça dik bir yokuş. Bence yürüyen merdiven konsa iş görür ancak bununda nostaljik bir yanı var.

Sonunda tepeye vardık. Buradan liman ve çevresi çok güzel görünüyor. En tepede şu anda Museo de Bellas Artes de Valparaíso - Valparaíso Güzel Sanatlar Müzesi olarak kullanılan Palacio Baburizza bulunmakta. 1916 yılında, Zanelli ailesinin isteklerine uygun olarak Güzel Sanatlar Müzesi'ne ev sahipliği yapan bina inşa edilmiş. Kısa bir süre sonra, konutu bitirmenin yanı sıra gezinti yolunu da önemli ölçüde geliştiren Don Pascual Baburizza tarafından satın alınmış. Yugoslav kökenli Baburizza'nın anısına bugünkü adını almış.

Tepede işporta tarzı satış yerleri var. ExpoVino isminde bir şarap festivali vardı ve bir sahne hazırlanmıştı. Çevreye güzel müzikler yayılıyordu. Bir köşede büyük bir mangalda büyük parça etler tütsülenerek pişiriliyordu. Ayrıca, ücretli şarap tadım ve satış tezgahları vardı ancak çoğu henüz açılmamıştı. Muhtemelen akşama büyük bir eğlence olacaktı. Tepenin hemen arkasında yine tarihi bir binada Hotel Palacio Astoreca var.

Sonra bütün grup toplanıp yürüyüşe başladık. Alvaro Besa sokağından aşağı inip Urriolo sokağına kavuştuğunuzda karşınızda daracık ve rengarenk merdivenlerin olduğu bir yere geliyorsunuz. Merdivenleri çıkınca Galvez sokağından itibaren Valparaiso sokak grafitileri başlıyor. Merdivenleri çıkınca solunuzda kırmıza boyalı harika bir kapıya geliyorsunuz. Dar yoldan devam edince bu sefer sağınıza başka renkli merdivenler geliyor. Bütün sokaklar dar ve duvarlar grafiti dolu.

Hotel Gervasoni önündeki merdivenlerden yukarı çıkıp Mirador Paseo Gervasoni isimli seyir terasına vardık. Buradan başka bir manzara var. Sonra Ascensor Concepcion yani başka bir finikülerden aşağıya indik. Böylece Valaparaiso’yu bitirmiş olduk. Tekrar otobüsle Santiago’ya geri döndük.





Notlar: Bilgiler www.wikipedia.org ‘dan alınmıştır.


[1] "Casas del Bosque" web sitesinden: Çam ve zeytin ağaçlarından oluşan büyük ve eski ormanlar ve bazı küçük beyaz kerpiç evler, "Casas del Bosque" adının doğmasına neden oldu. Bugün, yalnızca Sauvignon Blanc, Chardonnay, Riesling, Pinot Noir, Syrah, Malbec ve Cabernet Franc gibi soğuk iklim çeşitlerinin üretimine adanmış 189 hektarlık tek bir bağımız var. Cabernet Sauvignon ve Carmenere, Maipo Vadisi, Colchagua ve Cachapoal'daki üzüm bağlarından gelmektedir. Ağırlıklı olarak kendi bağlarımızdan elde ettiğimiz üzümlerle ürettiğimiz 1,3 milyon şişe şarabı dünyanın elliden fazla ülkesine ihraç ediyor ve üretimin yüzde kırkını ülkemizin önemli bir katılımıyla gerçekleştiriyoruz. Topraklarımız volkanik kökenlidir ve 110 milyon yıl önce Pasifik Okyanusu'nun altında oluşmuştur. Bu toprakta yetişen üzümler, şaraplara deniz tuzunun özelliği olan benzersiz bir tat verir. Yıllar içinde Kazablanka'nın en prestijli şarap imalathanelerinden biri haline geldik ve Şili ile onun geniş şarap ve turizm çeşitliliği için önemli bir kriteriz. Her ay binlerce turist alıyoruz ve ziyaretçilerimize benzersiz bir deneyim sunmak için her zaman yenilik yapıyoruz. Tanino restoranımız, Kanadalı Wine Access dergisi tarafından gastronomi dalından en iyi restoranlardan biri seçildi. The World Best Vineyards tarafından defalarca Şili'de ve dünyada ziyaret edilecek en iyi üzüm bağlarından biri olarak kabul edildik.

https://southamericawineguide.com/ isimli web sitesinde de şöyle yazıyor: Casablanca vadisinin modern öncülerinden biri olan Cúneo ailesi, 1993 yılında Casas del Bosque şaraphanesini kurmuştur. Bu serin deniz iklimi taze kıyı şarapları için idealdir ve Casas del Bosque'nin odak noktası Sauvignon Blanc, Chardonnay, Riesling, Pinot Noir ve Syrah'dır, ancak şarap üreticisi Alberto Guolo arazide Malbec ile de denemeler yapmaktadır. Casas del Bosque sadece Casablanca şaraplarında lider olmakla kalmayıp Şili'deki en popüler şaraphane restoranlarından biri olan ödüllü Tanino'ya sahiptir ve ziyaretçiler için üzüm bağlarında bisiklet gezintilerinden Casa Mirador'daki güzel seyir noktasında piknik yapmaya kadar çok çeşitli aktiviteler sunmaktadır. Casas del Bosque'nin temel dayanaklarından bir diğeri de bağcılık ve şarapçılığın yanı sıra sosyal ve toplumsal etkileri aracılığıyla sürdürülebilirliğe odaklanmasıdır.


[2] Pablo Neruda veya doğum adıyla Ricardo Eliezer Neftalí Reyes Basoalto (1904-1973) Şilili yazar ve şairdir. Şili'de demiryolu işçisi bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Annesini çok küçükken kaybetti. 13 yaşındayken ilk eseri olan "Entusiasmo y perseverancia" ("Coşku ve Azim") başlıklı denemesini yerel günlük gazete La Mañana'da yayınladı. 1920'de "Selva Austral" isimli edebiyat dergisinde "Pablo Neruda" adıyla yazmaya başladı. Şair, bu takma ismi Çek şair Jan Neruda'da anısına seçmişti. Daha sonra bu isim yasal adı olarak kalmıştır. İlk kitabı Crepusculario 1923 yılında yayınladı. Sonraki sene şairin en tanınmış ve pek çok dile çevrilmiş olan eserlerinden Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı (Veinte poemas de amor y una canción desesperada) basıldı. Edebi çalışmalarına devam ederken, bir yandan da Santiago'daki Şili Üniversitesi'nde Fransızca ve pedagoji okudu. 1927-1935 arası hükûmetin elçisi oldu ve Burma, Seylan, Java, Singapur, Buenos Aires, Barselona ve Madrid'te görev yaptı. Bu dönemde yazdığı şiirler ezoterik sürrealist şiir kitabı "Residencia en la tierra"da (1933) toplanmıştır. İspanya İç Savaşı ve García Lorca'nın ölümü onu çok etkiledi ve önce İspanya sonra da Fransa'da Cumhuriyetçi harekete katılmasına neden oldu. Bu sırada şiirlerini topladığı Kalbimdeki İspanya (España en el corazón (1937)) üzerine çalışmaya başladı. Kalbimdeki İspanya iç savaş sırasında cephede basılması açısından önemlidir. Aynı yıl ülkesine dönen Neruda daha sonraki eserlerini siyasi ve sosyal konular üzerine oluşturmuştur. 1939'da Paris'te İspanyol göçmenler için konsolosluk görevine getirildi. Meksika'daki konsolosluk görevi sırasında Canto General de Chile'yi yazdı. Bu eserde bütün Güney Amerika kıtasının doğası, insanları ve tarihi yazgısı epik şiir şeklinde anlatılmaktadır. Eser, 1950'de Meksika'da basılırken, Şili'de de el altından yayınlandı. Yaklaşık 250 şiirin yer aldığı eser, on kadar dile çevrildi ve bu çeviriler yüzünden Neruda elçilik yaptığı ülkelerde zorluklar yaşadı. 1943'te Şili'ye dönen Neruda, 1945'te senatör seçildi ve Şili Komünist Partisi'ne katıldı. 1947'de Başkan González Videla'nın grevdeki madencilere yönelik baskıcı yönetimini protesto ettiği için, 2 yıl boyunca kendi ülkesinde kaçak yaşadı. 1949'da yurt dışına çıktı ve 1952'ye kadar çeşitli ülkelerde bulundu. Bu dönemde yazdığı eserler politik aktivitelerinin damgasını taşır. Örneğin Las uvas y el viento (1954) Neruda'nın sürgündeki günlüğü gibidir. Yaşamı boyunca güçlü siyasi duruşuyla tanınan Neruda, ülkesindeki ve İspanya'daki faşizme karşı durmuştur. 1970 yılında Şili başkanlığına aday gösterilmiş, ancak daha sonra başkan seçilen Salvador Allende'yi desteklemiştir. Allende seçilince Neruda'yı Şili'nin Fransa elçisi olarak görevlendirdi. 1971 yılında edebiyat dalında Nobel Ödülü aldı. 1972 yılında sağlık sorunları nedeniyle elçilik görevini bırakarak Şili'ye döndü. Kendisi Nâzım Hikmet adına Barış Ödülü almıştır. Bir kongrede Nazım Hikmet ile ilgili 'Onun (Nazım Hikmet'in) yanında biz şair bile olamayız' diyerek Nazım Hikmet'i övmüştür.1973'te prostat kanserinden hayatını kaybettiği açıklanmış olsa da ölümünün kendi dünya görüşüne karşıt olan 1973 Şili Darbesi'nin hemen ardından olması sürekli olarak sorgulanmıştır. Şili Hükûmeti, 2015 yılı Kasım ayında yapılan bilgilendirme neticesinde Neruda'nın ölümünün doğal yollardan olmayabileceğini kabul etmiştir. Cenazesinin kitlesel bir şekilde kaldırılması darbeyle başa gelmiş olan cunta yönetimi tarafından yasaklanmış olsa da, sokağa çıkma yasağını tanımayan binlerce kişi cenazeye katılmıştır. Türkçe’ye çevrilmiş bulabildiğim eserleri : Kuşlar Sanatı, Yüz Aşk Sonesi, Kuruntular Kitabı, Evrensel Şarkı & Canto General, Kaptanın Dizeleri, Ayaklarına Dokunurum Gölgede, Ve Aşktan Olacak Ölümüm, Yeryüzünde Konaklama


[3] La Sebastiana Evi ve Müzesi:

“Santiago'nun yorgunluğunu hissediyorum. Huzur içinde yaşamak ve yazmak için Valparaíso'da küçük bir ev bulmak istiyorum. Bazı şartları olması gerekiyor. Çok yüksekte veya çok aşağıda olmaz. Yalnız olmalı, ancak aşırı olmamalıdır. Komşular, umarım görünmez. Görülmemeli ya da duyulmamalı. Orijinal, ama rahatsız edici değil. Çok katlı ama sağlam. Çok büyük ve çok küçük değil. Her şeyden uzak ama ulaşıma yakın. Bağımsız ama yakınların da dükkanlar olmalı. Ayrıca çok ucuz olmalı. Valparaiso'da böyle bir ev bulabilir miyim sizce?" 1959'da Pablo Neruda'nın arkadaşları Sara Vial ve Marie Martner'dan isteği buydu. Şairin isteklerini karşılayacak bir ev bulmak zor görünüyordu, ancak uzun bir arayıştan sonra Florida tepesinde büyük bir ev bulundu. İspanyol Sebastián Collado tarafından inşa edilmiş olan bu evin üçüncü katının tamamı kuşhane olarak kullanılıyordu. Don Sebastián 1949 yılında öldü ve merdivenlerle dolu bu bitmemiş ev yıllarca terk edildi. Şair binayı görmeye gitti. Başka şeylerin yanı sıra çok çılgın olduğu için de hoşuna gitti, ancak çok büyük buldu, bu yüzden heykeltıraş Marie Martner ve kocası Dr. Francisco Velasco ile yarı yarıya satın aldı. Bodrum, avlu ve ilk iki kat onlarda kalırken, Neruda üçüncü ve dördüncü katlar ile kuleye sahip oldu. Ben kaybettim," dedi şakayla karışık. Tüm merdivenleri ve terasları satın aldım". Gerçek şu ki, körfez üzerinde ayrıcalıklı bir manzaraya sahipti. Üç yıl içinde şair evi inşa etmeyi ve dekore etmeyi bitirdi. Limanın eski fotoğrafları ve Walt Whitman'ın büyük bir portresiyle süsledi. İşçilerden biri ona babası olup olmadığını sordu. "Evet, şiirde" diye yanıtladı Neruda. Bazı pencereler gemi lombarları şeklinde yapılmış. Terasların en büyüğü yemek odasına dönüştürülmüştü. Buradan yandaki Mauri tiyatrosundan gelen film müziklerini duyabiliyordunuz. Dr. Velasco bir keresinde Neruda'nın gösterdikleri filmi tavsiye etmek için geldiğini hatırlıyor. Duyulabilen silah seslerine bakılırsa filmin sesi iyiydi. Ev, 18 Eylül 1961'de unutulmaz bir parti ile açıldı. Bu vesileyle, daha sonra Plenos poderes kitabına dahil edeceği "La Sebastiana" şiirini yazdı. Şiirin giriş bölümünde şöyle diyor: “Evi ben kurdum. / Önce havadan yaptım. / Sonra havaya kaldırdım bayrağı / ve asılı bıraktım / gökten, yıldızdan, / aydınlıktan ve karanlıktan..." Neruda bu kez konuklarını teleskobu ile tüm limanı izlediği kuleye götürdü. Orada arkadaşlarını belli bir yöne, çatısında çıplak bir kadının uzanmış güneşlendiği bir eve doğru bakmaya çağırdı. Hiç kimse onu görmeyi başaramadı. Belki de kadın sadece şaire görünmüştü. Neruda yeni yılı Valparaíso'da beklemeyi severdi. "La Sebastiana" limanın geleneksel havai fişek gösterileri için ayrıcalıklı bir noktaydı. Orada son yılbaşı gecesi olan 1972'yi geçirdi ve 1973'ün gelişini gördü. Doktor Francisco Velasco, şairin ölümünden kısa bir süre sonra bir sabah "La Sebastiana "ya vardığında mahalleyi kargaşa içinde bulduğunu anlatıyor. Ona evin içinde garip bir şeyler olduğunu söylemişler. Neler olup bittiğini anlamak için dikkatle üst kata çıktı. Oturma odasına ulaştığında bir kartal buldu. Onu dışarı çıkarmak için pencereyi açmış ama içeri nasıl girdiğini bir türlü anlayamamış çünkü her yer kilitliymiş. O anda aklıma Pablo'nun, başka bir hayat olsaydı kartal olmak istediğini söylediği an geldi," diye yazıyor Dr. Velasco. 1973'teki askeri darbeden sonra yağmalanan "La Sebastiana", 1991'de İspanya Telefónica'nın desteği sayesinde restore edildi ve Velasco Martner çiftine ait olan kısmın satın alınması da mümkün oldu. Bu yılın Aralık ayında müze evin açılışı yapıldı. 1994 yılında meydan inşa edildi ve 1997 yılında yine Telefónica de España'nın desteğiyle Kültür Merkezi açıldı. Ev, Lord Cochrane'in bir portresi ve José Miguel Carrera'yı vurulmadan kısa bir süre önce gösteren bir yağlı boya tablo da dahil olmak üzere eski harita, donanma ve diğer resim koleksiyonlarına ev sahipliği yapmaktadır. Müzik kutuları ve eski bir oyma ahşap atlıkarınca atı gibi limana ait pek çok başka kalıntı ve ilginç parçalar da bulunmaktadır.


[4] Mektubunu Vermezler

Büyüyünce ne olmak istersin? Çocukken hepimiz karşılaşmışızdır bu soruyla. Nâzım Hikmet sorunun yanıtını 52 yaşında yazdığı şiirinde verir:

Çocukken postacı olmak isterdim,

şairlik filan yoluyla değil ama

basbaya, sahici postacı.

Genç posta dağıtıcısı kapısını çaldığı Pablo Neruda'ya hayranlıkla bakarak "Ah ben de ozan olmak isterdim" der. Ünlü şair mizah dolu bir karşılık verir: "Yavrucuğum Şili'de herkes ozandır zaten.

Postacılığı sürdürmen daha ilginç. Hiç değilse çok yol yürür ve şişmanlamazsın. Şili'deki tüm ozanlar davul gibi." Postacı ve şair arasındaki konuşma şöyle gelişir:

-Demek istiyorum ki, ozan olsaydım söylemek istediğim her şeyi söyleyebilirdim.

-Ne söylemek istiyorsun peki?

-İşte asıl sorun bu ya. Ozan olmadığım için söyleyemiyorum.

Neruda, genç postacıya sahili izleyerek körfeze gitmesini ve yol boyunca denizi gözlemleyerek metaforlar üretmesini önerir. Metaforun ne demek olduğunu soran postacıya örnek olsun diye de, bir

şiirini okur:

"Burada, adada, ne çok deniz / Her an kendinde doğuyor.

Diyor ki, evet, diyor ki hayır, hayır / Evet diyor maviler içinde,

köpükler içinde, hızlı hızlı / Diyor ki hayır hayır / Sakin duramıyor

hiçbir zaman / Sürekli çarparak bir kayaya, ama başaramayarak onu

inandırmayı / Benim adım deniz diyor / Böylece yedi yeşil diliyle,

yedi denizden ona doğru koşuyor / Onu öpücüklere boğuyor ıslatıyor/

Adını yineleyerek göğsünü dövüyor."

Dizelerden etkilenen postacının "Sizin sözcüklerinizle sallanan bir gemi gibi duydum kendimi" sözü üzerine gülümser Neruda: "İşte bir metafor yaptın..."

Ve böylelikle güzel bir dostluk başlar, Şilili şair Pablo Neruda ile postacı Mario Jimenez arasında!..

Bir gün, Mario, aşık olduğunu açıklar. Neruda, "Ağır hastalık sayılmaz, çaresi var" diyerek kızın adını sorar. Postacı aşık olduğu kızın adını söyleyince Italyan şair Dante'yi anımsar Neruda: "Beatrice"...

Dante, ilk kez dokuz yaşındayken karşılaştığı Beatrice Portineri'yi on sekiz yaşına geldiğinde yeniden görür ve kendisine gülümsemesi üzerine aşık olur... Beatrice'in ölümünden dört yıl sonra da onun

için yazdığı şiirleri, hatıraları topladığı ünlü yapıtı Yeni Hayat'ı yayınlar.

Dünya edebiyatına ölümsüz bir yapıt bırakan bu aşk şiirimiz de.

Cemal Süreya'nın dizeleriyle çıkar karşımıza:

Kökü dışarda bir aşk,

Dante ile Beatrice'inkine

Fena öykünüyor.

Postacı Mario, sevgilisini anlatırken Neruda'ya partisi tarafından Şili Cumhurbaşkanlığına aday gösterildiği haberi gelir. Cumhurbaşkanlığına Allende seçilince kazanmaya niyeti olmayan şair memnunluk içinde yeniden köyüne döner. 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Neruda, daha sonra Paris'e büyükelçi olarak gönderilir. Şair ile postacı arasındaki dostluk asla kopmaz. Sürekli

olarak mektup yazan Neruda, postacı dostuna ses alma aracı göndererek şunları ister: Denizi özlüyorum. Kuşları özlüyorum. Bana evimin seslerini gönder. Bahçeye gir ve çanları çal. İlk önce rüzgarın hareketiyle sallanan küçük çanların ince seslerini kaydet, sonra- büyük çanın ipini beş altı kez çek. Kayalıklarda yürü Mario, dalgaların patlayışını kaydet."

Mario Jimenez şair dostunun "metafor"a ihtiyaç duyduğunu çok iyi anlayarak isteğini yerine getirir!..

Pablo Neruda, evine geri döndüğünde oldukça hastadır. Ama, kısa bir süre sonra çok sevdiği ülkesinde büyük bir düş kırıklığı yaşar: Şili'de faşistler yönetimi ele geçirirler... Dikta rejiminin askerleri şairin evini abluka altına alırlar. İstedikleri, zaten hasta olan devrimci şairin bir an önce ölmesidir.

Ama, Mario, şairin kapısını çalmayı başarır. Neruda, yıllar önce kendisine şair olmak istediğini söyleyen postacı dostunu görünce tutamaz gözyaşlarını... Beatrice ile evlenmiş bir de, oğlan babası olmuştur Mario... Neruda, hasta yatağından kalkıp pencereden denizi görmek ister ama Mario, "Serin bir rüzgar esiyor" diyerek karşı çıkar. Neruda'nın yanıtı muhteşemdir: "Ne gizlemek istiyorsun benden? Belki de pencereyi açtığımda deniz artık orada, aşağıda olmayacak? Onu da mı götürdüler?"

Faşistlerin şaire ulaşmasını yasakladıkları telgrafları ezberleyen Mario, hepsini birer birer okur!.. Son anlarında hastaneye kaldırılan Neruda'nın Şili'deki tüm ozanlarınkine benzeyen "davul gibi" bedenini

çürümeye yolculayanlar arasında sadık dostu Mario Jimenez de vardır... Böylelikle şairin iki dizesi gerçek olur.

Ve çekip gidecekse bu can tenden

neden böyle sadık bana iskeletim?

İstanbul'da en güç bulunan şeyin su katılmamış süt, temiz sokak, dolu olmayan tramvay, muz ya da, hastanede boş yatak değil, posta pulu olduğunu 1935 yılında yazan Nâzım Hikmet'in ölümünün

ardından anısına bir posta pulu bastırılır... Neruda ile deniz arasına giren "haramiler" Nâzım Hikmet’in ile oğlunun arasına da girerler. Ve, Nâzım, çocukken postacı olmak istediğini açıkladığı şiirini şöyle bitirir:

Moskova'da mektupları birer birer

kendim dağıtırım adreslerine.

Yalnız Memed'in mektubunu götüremem yerine,

hatta yollayamam.

Nazım'ın oğlu;

haramiler kesmiş yolu,

mektubunu vermezler.



[5] Rafael Sotomayor Baeza (1823 - 1880) Şilili bir avukat ve politikacıydı. Savaş ve Donanma Bakanı olarak , Pasifik Savaşı sırasında Şili kuvvetlerinin ana organizatörüydü . Kampanya sırasında felç geçirerek öldü.


[6] Iquique Deniz Muharebesi, Pasifik Savaşı'nın deniz harekâtı sırasındaki en önemli çatışmalardan biriydi. Iquique körfezinde 21 Mayıs 1879 Çarşamba günü gerçekleşmiştir. Kaptan Miguel Grau Seminario komutasındaki Peru gemisi Huáscar ile Kaptan Arturo Prat Chacón komutasındaki Şili korveti Esmeralda arasında bir çatışma yaşanmıştır. Bu harekâtın sonucu Şili korvetinin batırılması ve Iquique limanına uygulanan ablukanın kaldırılması oldu. 16 Mayıs 1879'da Şili filosu Esmeralda ve Covadonga'nın yanı sıra Iquique limanını abluka altında tutan Şili nakliye gemisi Lamar'ı da bırakarak Callao limanında şaşırtmayı umduğu Peru filosuyla karşılaşmak üzere kuzeye doğru yelken açtı. Ancak aynı gün Peru ana gemileri Tarapacá'daki limanlarını savunmak amacıyla güneye yelken açmışlardı. İki filo birbirini görmeden karşıya geçti ve Peru gemileri savaş günü Iquique'de daha küçük olan Şili gemileriyle karşılaştı. Aynı yerde ve aynı zamanda başlamış olmalarına rağmen, Esmeralda korvetinin Huáscar'a karşı giriştiği çarpışma Iquique Deniz Savaşı, Independencia'nın Covadonga'ya karşı giriştiği çarpışma ise Punta Gruesa Deniz Savaşı olarak adlandırılır (bu sonuncusu çarpışmanın sonuçlandığı kıyıdaki yerdir). 266 saat süren savaşın ardından korvet monitörün mahmuzu tarafından batırıldı; ancak gemileri batana kadar savaşan mürettebatı Şili'de büyük hayranlık uyandırdı.


[7] Agustín Arturo Prat Chacón (1848-1879) Şilili bir denizci, asker ve avukat olup ülkesinin "en büyük deniz kahramanı" olarak tanınmaktadır. Asker olarak 1858-1879 yılları arasında Şili Donanması'nda görev yapmış, bu süre zarfında İspanya'ya karşı savaşlara (1865-1866) - Papudo ve Abtao deniz savaşlarına katılmıştır - ve Pasifik'te (1879-1884) - Iquique'deki eşit olmayan deniz savaşında Esmeralda korvetine komuta etmiş ve bu savaşta ölmüştür. Bir avukat olarak 1876-1879 yılları arasında kendini hem özel hem de denizcilikle ilgili meseleleri çözmeye adamış; seyrüsefer kanununu değiştirmiş, Donanmanın hukuk sistemini yeniden düzenlemiş ve bu kurumdaki terfileri düzenli hale getirmiştir.

 
 
 

Comments


bottom of page